gül's profilesen bu yüreğin varlık ne...PhotosBlogListsMore Tools Help

sen bu yüreğin varlık nedenisin!

Photo 1 of 340

gül sevgi

Custom HTML

No content has been added yet.
No list items have been added yet.

Video

No content has been added yet.

Windows Media Player

No list items have been added yet.

EFENDİNİN İKRAMI

EFENDİNİN İKRAMI

LOKMAN bir köle idi ve EFENDİSİ onu çok severdi. Öyle ki, bir şey yiyeceği zaman, Lokman ile birlikte yesin isterdi. Bir gün efendisine bir kavun hediye ettiler. Efendi, kölelerinden birine Lokman’ı çağırmasını emretti.
Lokman gelince, efendi kavundan bir dilim keserek ona verdi.
Lokman, efendisinin ikramını afiyetle yedi. Efendi, kavundan bir dilim daha kesti ve yine Lokmana verdi. Lokman yine kavunu iştahla yedi.
“Lokman kavunu cok seviyor galiba’’ diye düşündü efendisi ve tek bir dilim kalana kadar tüm kavunu ona böyle dilim dilim ikram etti. Lokman da her bir dilimi iştahla yedi:
En son dilime gelince efendisi:
“bakalım nasıl tatlı bir kavunmuş bu” diyerek ısırıverdi. Ancak ısırır ısırmaz, ağzının içini adeta ateş kapladı.
Kavun o derece acıydı.
Acısından bir süre ne yapacağını bilemeyen efendi,nice sonra lokmana:
“Ey benim canım,sen nasıl oldu da böyle acı bir şayi tatlı tatlı yedin bitirdin?” diye sordu.
Lokman efendisine şöyle cevap verdi:
"ben senin elinden bunca zamandır öyle tatlı nimetler yedim ki
Acıdır yiyemem! demeye utandım.,şimdi bu elinde verdiğin için,

 

”senden gelen acıdan feryad edersem,yüzlerce defa toprak başıma saçılsın.

Şükürler bağışlayan elınin tadı bu kavunda nasıl acılık bırakır?

sevgiden acılar tatlılaşır
sevgi yüzünden bakırlar altın olur
sevgi ile tortular durulur,arınır
sevgiden dertler şifa bulur,sağlığa kavuşur

sevgiden ölü dirilir
sevgi yüzünden padişah kul olur
sevgiden zindan gül nahçesine döner
sevgi yüzünden karanlık evler aydınlanıp nurlanır
sevgi yüzünden sıkıntılar talih olur
sevgi yüzünden dikenler suzan olur
sevgi olmayınca mum demir gibi katılaşır
sevgi yüzünden nar nur olur
sevgiden dev huri kesilir
sevgiden kederler,üzüntüler neş'e olur,sevinç olur
sevgi yüzünden yol KESEN "yol gösterici olur,hidayete yol açar
sevgiden dikenler gül olur
sevgi yüzünden hastalık sağlığa ve sıhhate çevrilir
sevgiden kaLır rahmet olur

mesnevi

 

 

Çaydanlık Ve Bardak

aydanlkvebardakbo0
Ne kadar kibirli dursa da
Bardağın önünde eğilir çaydanlık
Öyleyse bu büyüklenme niye?
Bu kibir bu gurur niçin?
Mütevazi ol, hatta bir adım bile geçme gurur kapısından;
Bardağı insan bunun için öper daima alnından…

Erkin VAHIDOV.


BAĞLANMAYACAKSIN


Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

CAN YUCEL

AŞK;


Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı zaman ki teslimiyetidir.

Hz. Eyyub’un hastalığa karşı sabrıdır, zaferidir.

Hz. Davud ’un sesidir, eliyle demire şekil vermesidir.

Hz. Musa’nın Kızıldenizi ikiye bölen asasıdır.

Hz. isa’nın kokusunu bile hissettiği Son Peygamber’i müjdelemesidir.

Hz. MUHAMMED’in ALLAH’a olan teslimiyetidir.

Hz. Ebubekir’in sadakatidir.

“MUHAMMED söylüyorsa doğrudur” diyen,
Hz. Ömer’in adaleti bile hayran bırakan adilliğidir.

Hz. Osman’ın şeytanı bile utandıran hayasıdır, edebidir.

Hz. Ali’nin cesaretidir, ilmidir

Hz. Hüseyin’in haksızlığa karşı yürümesidir, şehadetidir.

Yunus Emrenin cenneti istemeyip ALLAH’a
"Bana Seni gerek Seni" demesidir.

Çöllere düşen Mecnun’un gözlerinin dağlanmasıdır.

Bülbülün güle ötüşü, ölen sahibin başında bekleyen attır aşk.

Ezan-ı MUHAMMED-i okununca felaha, kurtuluşa koşmaktır.

Kur'an-ı Kerim okununca anlamasan bile onu kalbinde hissetmektir.

Gönülden gelen bir Kelime-i şehadettir.

ALLAH ve Rasulünün adı anılınca gözyaşı dökmektir.

İSLAM’ı doya doya yaşamaktır.

Ve Aşk;

Sadece kuru bi sevgi ya da sonu belli bir macera değildir.
CANAN la bir CAN olmaktır, onu her gün daha fazla sevmektir,
ALLAH için sevmektir...

Bir miniğin Ramazan günlüğü:)

Ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.

Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.

Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.

Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!

Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.

İzledim hepsini.

Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.

Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.

Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.

Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.

Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9
'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.

Zaten başka ne der ki…

Anneme sordum, Ramazan dedi.

Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.

Arkadaşım Fatıma'ya sordum.

Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.

Uyandım.

Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!

Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.

O da yok!

Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.

Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!

Vay uyanıklar.

Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.

Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.

Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.

Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.

Çok da yakışmış

Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.

Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.

İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.

Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.

Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?

Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.

İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.

Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.

Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.

Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.

Bu Kadir de kim?

Bin aydan hayırlı gecesi varmış.

O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26
İftarı çok sevdim.

Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.

Gece yemek yemenin adı da Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.

Babam camilere götürüyor bizi.

Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.

Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.

Ben göremedim.

Anlayamıyorum.

Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.

Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.

Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.

Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.

'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.

'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.

Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.

Neden o gelmeden abim gelemiyor?

Belki de abimin arkadaşıdır.

Çok özledim abimi.

Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.

Arife diyemiyorlar mı ne?

Arefe diyorlar.

Niye Arefe?

'Arife' olması gerekmiyor mu?

Yengemin adı gibi yani...

'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.

Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.

Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.

Temizlik yapılıyor.

Yemekler hazırlanıyor.

Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.

Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.

Akraba da değil.
Kafam karma karışık.

Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi

Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.

Oruç öldü heralde diye düşündüm.

Gece Abim gece gelmiş.

Sevinçten haykırdım.

Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.

Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.

Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.

Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.

Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.

Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.



***



Abimden söz aldım.

Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.

Ben de verdim..

Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.

Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.

Ama olsun, Abime güveniyorum.

Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.

Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.

Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.

Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.

Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.



Bizim için her gün Ramazan olsa!..

Ne iyi olur..

Bİ’ BEŞ DAKKAN VAR MI?

 
Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: “Şu kayan benim oğlum!” “Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk!” dedi adam.
“Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!” Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, “Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?” Ahmet yalvarırcasına konuştu; “N’olur baba, beş dakika daha!” Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: “Gidelim mi Ahmet?” Ahmet tekrar yalvardı babasına, “N’olur baba, beş dakika daha!” Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: “Tamam, tamam!”
Bu sırada kadının sesini duydu. “Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!” Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, “Büyük oğlum Ali’ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet’te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum.”
Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika... Saat 10’a beş varsa, yahut 10’u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; “saat 10” dersin kısaca. Yok gibidir beş dakika... O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde... Kendini bir türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların, koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır.
Sığmaz ki insan beş dakikaya...
Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine. Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp başını gidecek beş dakika... Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan bir cenaze gibi...
Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya...
Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine... Hatırı yoktur beş dakikanın ömründe. Z/amansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti, mahmurluk nişanesi. Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden... Kimsenin canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha ileri gitmişse zaman.
Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika...
Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevinemezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini eksik bilmezsin.
Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika...
Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler “hiç yoktan iyidir” deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de “elini boş çevirmedim hiç olmazsa” deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. “Hiç yoktan iyidir!”lerin dizi dibinde yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika...
Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika.
Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına.
Oysa, ömür dediğin ‘beş dakika’lardan ibaret değil mi?
Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları.
Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin.
Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk bakışı.
Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün ettiğin aşkların yalımı.
Orada seni bekleyen “dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı, ürkek ve çekingen...”
Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor, olan bitenden habersiz... Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle... Beş dakikaya kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak. Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek... Göklere hayat dolu bir kanat daha değecek... Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada... Varlığın göğsüne bin can olacaksın beş dakikada... Çok geç kalıp da, “Bir beş dakika daha... N’olur bir beş dakika daha...” demeden...

SENAİ DEMİRCİ

CENNETİM OLUR MUSUN?

 
Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin? bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin?

Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun? karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun; bulutlar göğü kapladığında pusulam?

Mihengim, turnusol kağıdım olur musun? yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim?

Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem duvarım olur musun? özgürlüğüm ve mapusanem?

Üşürsem evim olur musun? yorganım, ana kucağım? çölümde vaha olur musun? vahamda hurma ağacım?

Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi beni bağrına basar mısın? şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana? gitmek istersem kanatlarım olur musun? kalmak istersem ayağımda prangam?

Hurilerim olur musun? kudret helvam ve bıldırcınım? soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?

Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam, bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?

Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah (c.c)'a emanet edip gidersem, sen de beni kınamaksızın O'na güvenir ve sa'y eder misin?

Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neş'emi kaybettiğim zamanlarda coşkum, kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun?

Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim, huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim, nîmetim, cennetim olur musun?

FATİH OKUMUŞ

EFENDİM'E MEKTUP

 
Biliyorum şu kalem tutan parmaklarım bile layık değil seni yazmaya... Ama seni seviyorum EFENDİM...

Biliyorum yüreğimin duvarları kapkara, siyah noktalar çepeçevre sarmalamış dört yanı, ama seni özlüyorum EFENDİM...

Gözyaşlarım haketmiyor sevgini, yüzüm yok sana bakmaya, ama bu gözler hasretinle kanıyor EFENDİM...

Sen doğarken güneş gibi kainata ben yoktum göremedim gelişini... Hz. Amine'nin bağrındaki o Nur sendin; gelişini müjdeleyen melekler; geldin diye tebessüm eden arş; birbirlerine doğuşunu haber veren yıldızlar; doğuşunla parıldayan o yıldız; o parlak yıldız olsaydım...

Kisra'nın sarayında, yıkılan sütunların herbirine bir darbede ben vursaydım. MECUSİLERİN İLAH DİYE TAPTIKLARI HİÇ SÖNMEYEN O ATEŞE; GELİŞİNİ MÜJDELEYEN KUVVETLİ BİR RÜZGARDA BEN OLSAYDIM...

SAVE gölünü kurutan bir nebze aşkta ben olsaydım; seslenseydim kainata; Ahmedin yıldızı doğdu deseydim; O yıldız doğduğundan beri sönük kaldı diğer bütün yıldızlar...

EFENDİM! SAHRALARDA BASTIĞIN KUM TANECİKLERİ OLSAYDIM DA; MÜBAREK AYAKLARININ ALTINDA YANDIKÇA YANSAYDIM. ŞEYMA OLSAYDIM; SÜT KARDEŞİN Kİ; HALİMENİN EVİNDE BİRLİKTE OYNADIĞIN... Seni yetimsin diye almak istemeyen süt annelerinin bağrında kocaman bir kor olsaydım.. Kalplerini yangından yangına çevirip onlar için korkulu bir rüya olsaydım. Canım feda olsun sana Efendim, ruhum feda olsun sana... Layık değilim biliyorum, layık değilim seni yazmaya... Ama seni seviyorum, çok seviyorum...

Yaralı gönlüne kurban olsaydım; EBVA vadilerinden yurduna annesiz döndüğünde; yüreğindeki hicrana bir merhemde ben olsaydım... Ayağının tozu yolunda bir kurbanda ben olsaydım... Çobanlık yaptığında seni gören otlattığın sürülerden bir tanesi de ben olsaydım...

EBU TALİBİN himayesinde ŞAM'a giderken o kervanla; üzerine bindiğin bir devede ben olsaydım... Yolda seni gölgeleyen o bulutun içinde bir damla suda ben olsaydım... KUSVA'nın üzerindeki o semerin olsaydım; elinde tuttuğun asan; canına kurban ben olsaydım.

TAİF'te sana atılan taşlara gövdesini siper eden bir ZEYD; YARILAN BAŞINDAN AKAN KANLARI SİLEN BİR EL; HÜZÜNLÜ BİR KALPLE İLERLEYİP BİR BAHÇE DE KONAKLADIĞINDA; RAHMANA AÇTIĞIN KÜÇÜK BİR DUANDA BEN OLSAYDIM...

RABBİM! ŞİKAYETİM SANA DEĞİL AMA BU MUSİBETLERİN HAKKIMDA HOŞNUTSUZLUĞUNA MI İŞARETTİR? diye yakarırken; Rabbimin sana gönderdiği o lütufla yanına gelen; ev sahibinin elindeki kase de sana uzattığı bir yemişte ben olsaydım. Sonra onun senin Hak Peygamberi olduğuna inanıp imana gelmesiyle; RABBİNİN senden razı olduğunu anlayıp sevindiğinde; yüreğinde duyduğun bir parça sevinçte ben olsaydım... Yüreğine kurban olduğum Efendim, canım Efendim...

On yaşındayken daha himayene bırakılan Enes gibi; Uhud harbinde Enesin paramparça olduğunu bildiği halde; O ŞEHİT OLDU, DİĞER EVLATLARIMA KOŞMALIYIM diyen NESİBE gibi; yaralılara su dağıtan hemşire NESİBE annemiz gibi; yiğit, kahraman bir cengaver olsaydım... BEDİRDE küffarın karşısında arslanlar gibi kükreyen bir kılıç; döne döne savaşan Hz.Hamza'nın yüreğindeki aşk; yaşını sorduklarında Hz.EBUBEKİR'E SEN Mİ BÜYÜKSÜN EFENDİMİZ Mİ dediklerinde; O BENDEN DAHA BÜYÜK FAKAT BEN ONDAN ÖNCE DOĞMUŞUM cevabını dedirten sadakat ve edep gibi; Can sultan; bende o kutlu kevanda nasipdar olan kutlu yolcularından bir tanesi olsaydım...

CAN SULTAN! MAĞARAYA SIĞINDIĞINIZ ZAMAN SEN VE SADIK DOSTUN; ORDA BİR ARA UYUYAKALMIŞTIN. MÜBAREK BAŞINI DOSTUNUN DİZLERİNE BIRAKARAK YATMIŞTI. O ORDA SENİ BEKLERKEN AYAĞINI BİR YILAN ISIRMIŞTI DA; SEN RAHATSIZ OLMA DİYE KIMILDAMAMIŞTI. ZEHİR DAĞILDIKÇA VÜCUDUNA; ONU ATEŞLER BASMIŞ; TER İÇİNDE KALMIŞ; YİNE DE KALKMAMIŞTI. UYANDIN Kİ; KIPKIRMIZI BİR YÜZLE SANA BAKAN SADIK GÖZLER GÖRMÜŞTÜN. BU NE HAL YA EBA BEKR ? diye sormuştun; o da durumu anlatmıştı. O an ilahi müjdeyi vermiştin ya; MÜJDE EBUBEKİR MÜJDE! ALLAH BENİMLE KENDİ İSMİ ARASINA BAŞKA İSİM KOYMAZKEN; ŞİMDİ LEVH-İ MAHFUZDA SENİNDE ADIN VAR demiştin. EFENDİM! O yılan dahi seni görme arzusuyla böyle çırpınmışken biz seni göremedik diye hicranlardayız; biliyorum yüreğim yok o yürekler gibi; o iman dolu yürekler gibi değil yüreğim; ama seni koruyan bir dizde ben olsaydım...

HİRA ya inzivaya çıktığın demlerde; Hatice annemiz elinde erzak torbasıyla gece vakitleri gelir; seni merak ederdi. Birgün yine karanlık çökmüş, Sen gelmemiştin. Yine Haticetül Kübra Annemiz elinde erzak torbası Hira ya çıkmış; mağaranın kapısında durmuştu. Seni orda RABBİNLE başbaşa bir halette görmüş, rahatsız etmemek için seslenmemişti. Bekledi, bekledi, tam üçgün bekledi.. Nihayet ibadetin bitmiş onu görmüştün. NE ZAMANDIR BURDASIN? diye sormuştun; o da henüz geldiğini söylemiş; üç gündür ayakta beklediğini söylememiş; Seni incitmemişti. Ancak sen taşlaşmış ekmekleri görünce onun uzun zamadır beklediğini anlamıştın... O an CEBRAİL aleyhisselam gelmiş;
HZ. HATİCE ye RABBİNDEN selamlar getirmişti. MÜJDE HATİCE MÜJDE! RABBİN SANA SELAMLAR GÖNDERMİŞ DEDİĞİNDE; HZ HATİCE'NİN YÜREĞİNDE DUYDUĞU SAADETTEN BİR DAMLA SAADETİ DUYAN GARİP BİR YÜREKTE BEN OLSAYDIM. SADAKAT VE VEFANIN CANLI ÖRNEKLERİNİN YOLUNDA BİR KURBANDA BEN OLSAYDIM. SENİ VE DOSTUNU YAKALAMAK ÜZERE OLAN KÜFFARIN KARŞISINDA; SİZİ KORUYAN BİR ÖRÜMCEKTE BEN OLSAYDIM. KORKUNCA DOSTUN; LA TAHZEN İNNALLAHE MA'NA... SAKIN HÜZNE KAPILMA ELBETTE ALLAH BİZİMLE BERABERDİR... cevabını dedirten; dostunu teselli eden o nurlu dualarında olsaydım. Ayağına batan bir tek dikene dahi kalbi incinen; o iman dolu erleden; o arslan parçası yüreklerden; biri de ben olsaydım. Sana canıyla malıyla ve bütün hayatıyla tabi olan o yiğitlerin; o iman abidelerinin imanından bir katrede ben alsaydım.

MUS'AB BİN UMEYR gibi; sancağı sağ elime alsaydım; kopunca sağ elim onu sol elime alsaydım; o da kopunca sancağı başımla gövdem arasına sıkıştırsaydım... Bedenim paramparça olsaydı da; sancağı yine de bırakmasaydım. Bir Sümeyye olsaydım; imanını iki devenin halatları ucuna teslim etmeyen sümeyye... Bir BİLAL OLSAYDIM; kızgın kumların üzerinde karnında onlarca kaya, kırbaçlar yağdıkça vücuduna, siyah ile kırmızı karıştıkça birbirine yine de ALLAHU EHAD diyen bir Bilal...

Bir YASİR olsaydım; paslı mızrakların hedefi olsaydı sinem ama yine de LAİLAHEİLLALLAH... Nidalarıyla haykırsaydım. Bir ESMA OLSAYDIM; HACCAC-I ZALİM; evladımın başını gövdesinden ayırıp Kabenin sütunlarına astığında ve bende gelip başsız gövdeyi orda görddüğümde; BU HATİP HALA BURDAN İNMEYECEK Mİ diyen iman dolu bir yürek; Hz Ebubekrin kızı Hz ESMA...

CAN SULTAN! BİLİYORUM LAYIK DEĞİLİM SENİ SEVMEYE, SENİ ÖZLEMEYE, SENİ YAZMAYA... BİLİYORUM BOYNU BÜKÜK BİR GARİBİM TENHALARDA... AMA SEN GEL, NE OLUR GEL, SEN BENDEN GİTME BEN BENDEN GİTMİŞ OLSAMDA; SEN BENDE BİTME BEN ÇOKTAN SÖNÜP BİTMİŞ OLSAMDA... KUYTULARDA SENİ BEKLEMEKTEYİM, NE OLUR GEL, YETER Kİ GEL...

Sallallahu Aleyhi Ve Sellem

ESMA ÖZERDEM
BATMAN

Nübüvvet ağacından bir gül!...

Bir gün efendimiz Hz.Ali'ye sorar der ki;

-Ya Ali Allah'ı seviyormusun?
-Evet Ya resulullah
-Peki beni seviyormusun?
-Evet Ya resulullah
-Peki eşini seviyormusun?
-Evet Ya resulullah
-Peki cocuklarını ?
-Evet Ya resulullah..

-Peki bunların hepsini bir kalbte nasıl yapıyorsun ?

Hz Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı. Hz.Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz.Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek sorar.
Nedir bu halin ya Ali? der. Eğer bu düşünceliliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz, bırak gitsin. Yok bu halin Rahmâni kaygılardan dolayı ise anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım" der.
Hz. Ali, efendimizle geçen konuşmayı birbir Hz. Fatımaya anlatır.Hz.Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz Ali’ye derki;

"Ya Ali babama git ve de ki;

Kişi Allahı aklıyla ve ruhuyla sever,
Peygamberimizi kalbiyle sever,
Eşini nefsiyle sever,
Çocuklarını şefkatiyle sever."

Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve Efendimizin yanına gelir. Hz.Fatıma'dan öğrendiklerini Efendimize anlatır. Efendimiz cevabını alınca tebessüm eder. Ve der ki;

"Ya Ali bu bana getirdiğin gül, nübüvvet ağacından koparılmıştır''

Açıkta bırakılmış kadınlar!

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış elbisesi değil dikkat çeken. Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil, elbiseden arta kalan kısımları süzüyor. Öylesine yok gibi ki elbise hepten çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor. Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.

Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı. Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini kaybettiğini sanıyordu.

Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz. Seyredilmek isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene, içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda. Uçağa yetişme telaşının sardığı, tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış” değil “açıkta bırakılmış” oluyor.

Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.

Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna sürecinin kurbanı.. Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve “sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.

“Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor. Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor. Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor, teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında eziliyor.

Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek. “Tesettürsüzlük nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”… Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu.. Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…

Senai Demirci

Kral ve eşleri!

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış.

Kral en çok 4. Eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.

Kral 3. Eşini de çok severmiş . Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.

2. Eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan 1. Eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral 1. Eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için , eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği 4. Eşine ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı cevap kalbine bıçak gibi saplanmış. Cevabı kısa ve net " mümkün değil" olmuş.

Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna 3. Eşi "hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye cevaplamış. Kral bir kez daha yıkılmış.

Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin , bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşılık 2. Eşinden ; " bu sorunun için hiç bir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder , güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral 1. Eşinin sesi ile irkilmiş. "nereye gidersen git seninle olurum , seni takip ederim" ah diye inlemiş kral; "keşke bir şansım daha olsaydı"

Gerçek hayatta hepimiz 4 eşli bir kralız:

4. Eşimiz vücudumuz. Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman , kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.

3. Eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

2. Eş ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

1. Eş ise ruhumuzdur.

yalniz SENDEN isteriz

  Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın Adıyla
1. İlâhî! Günahlar beni dilsiz etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. Senin rahmet kapını çalıyor ve Senin mağfiret kapından sana sesleniyorum:
2. Ey rahmeti her şeyi kuşatan ve ey her şeyin iç yüzü ve mahiyeti elinde bulunan Zat, ey hiçbir şey Kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat, ey hiçbir şey Kendisine galebe edemeyen ve hiçbir şey Kendisinden kaçıp gizlenemeyen, hiçbir şey Kendisine ağır gelmeyen ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan, hiçbir şey Kendisini bir başka işten alıkoyamayan, hiçbir şey Kendisine benzemeyen, ve hiçbir şey Kendisini hiçbir şeyden âciz bırakamayan Zat!
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde her şeyimi bağışla.
3. Ey her şeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren ve her şeyin anahtarları elinde bulunan Zat, ey her şeyden önce var olan Evvel, her şeyden sonra bâkî kalan Âhir, her şeyin üstünde olan Zâhir, her şeyin iç âlemlerine ve derinliklerine nüfuz eden Bâtın, kudret ve galebesi her şeyin üstünde bulunan Kàhir!
Benim her şeyimi bağışla. Şüphesiz Senin her şeye kudretin yeter.
4. Ey her şeyi her hâliyle bilen Alîm ve her şeyi kuşatan Muhît ve her şeyi hakkıyla gören Basîr, ey her şey her an müşahedesi altında olan Şehîd ve her şeyi görüp gözeten Rakîb ve ilmi her şeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Habîr!
Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin her şeye kudretin yeter.
5. Allah'ım, gafletten ve kötü arzularımdan Senin haşmetinin izzetine ve izzetinin haşmetine, Senin saltanatının kudretine ve kudretinin saltanatına sığınırım.
6. Ey kurtuluş isteyenlerin sığındığı zat olan Allah'ım!
Beni şeytanî şehvetlerden kurtar; beşeriyetin kötü hallerinden temizle; Peygamberin olan Muhammed'i (s.a.v.) sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden tertemiz kıl. Öyle ki, bencillik yok olsun ve Allah'ın minnet denizinde Allah'ın nimetlerine gömülmüş, Allah'tan alıkoyan her meşguliyete karşı Allah'ın kılıcıyla muzaffer olmuş, Allah'ın yardımına mazhar olmuş ve Allah'ın korumasıyla korunmuş mahfuz olarak her şey Allah için, Allah ile, Allah'a ve Allah'tan olsun.
7. Ey Nurların Nuru, ey bütün sırların Âlimi, ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri, ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr, ey gayb âlemlerini her hâliyle bilen, kalpleri ve gözleri dilediği gibi halden hâle çeviren, ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan! Günahlarımı bağışla; sebeplerin baskısına mâruz ve bütün kapılar yüzüne kapanmış ve doğru yolda olanların yolundan gitmek kendisine zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve nefsini gaflet ve günah meydanlarında boşuboşuna harcamış olan kuluna merhamet et.
8. Ey dua edildiğinde cevap veren, ey hesapları sür'atle gören, ey Kerîm, ey Vehhâb!
Hastalığı büyük ve şifası zor, çaresi zayıf ve belâsı kuvvetli olan ve Senden başka sığınacak ve ümid edecek kimsesi bulunmayan kuluna merhamet et. İlâhî, derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum. İlâhî, Senin dergâhında delilim, ihtiyaçlarımdır; azığım ise fakirliğim ve çaresizliğimdir. İlâhî, Senin cömertlik denizlerinden bir damla bana yeter; Senin af nehirlerinden bir zerre bana kâfi gelir.
9.Ey Vedûd, ey Vedûd, ey Vedûd, ey şan ve şerefi her şeyden yüce olan Yüce Arş'ın Sahibi, ey Mübdi', ey Muîd, ey her şeyi dilediği gibi yapan (Fa'âlün limâ Yürîd!)
Arşının rükünlerini kaplayan nurun hürmetine, bütün varlıkları boyun eğdiren kudretin hürmetine ve her şeyi kuşatan rahmetin hürmetine Senden istiyorum. Senden başka ilâh yoktur, ey Muğîs, bize imdad et.
Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim bütün günahları
ve lisanımın hatâlarını rahmetinle bağışla,
ey Erhamü'r-Râhimîn. Âmin.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ım
Sana mahsustur.

(Cevşen- i Kebir)

!

YOLCUYUM BANA DA GÜLÜMSE

"Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi…

F. Nafiz ÇAMLIBEL

Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara... "Aramakla bulunmaz..."diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına.... Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında "Bulanlar; ancak arayanlardır..." ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara... Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı "ara ve bul" sesi senden geliyordu... Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle... Nasıl beklerdim hapishanemde... Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı... Düştüm yola... Artık bir yolcuyum ben de... Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu.

Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı... Seslenişim sanaydı bu yüzden: "Aç kapını ben geldim!" diye... Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları... Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ'nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki... Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım.

Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara... Toprakla buluşan yağmura... Açan çiçeğe, uçan kelebeğe... Seni soruyorum. "Daha git..." diyorlar... Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere... Haramiler çıkıyor önüme..."Dur, bekle..."diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp "Ötesi... ötesi..."diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran.. .Geçiyorum hepsini... Ne şiir kurtarıyor beni ne söz... Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor.

Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu... Senden gelip sana gittiğimi... Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi.. .Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun'un Leylâ'sı...Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına... Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına... Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç... Ne dünya kalsın ne ukbâ... Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı... Tek yolunda yürüyeyim diye... Çünkü yol da senin, yolcu da... Renkten renge giriyorsun, bir sırrını çözemeden başka bir tecellinle kamaştırıyorsun gözlerimi... Aciz olan benim, kudretli olan sen...

Öyleyse tut ellerimden. Kapat gözlerimi... Kapat ki açtığımda seni göreyim. Kesreti geçip vahdete ereyim. Bir çift yeşil göze mahkûm etme beni... Yasemin kokulu bir bahçeye.. .Ne geçmişe ne bugüne ne geleceğe...Rahmet ki bitsin bu mahmur gece...Ben sabahına uyanayım.

Dağlar aşıyorum, kartallarla söyleşiyorum. Söz bitiyor, sen kalıyorsun. Denizler geçiyorum, beyaz köpüklü dalgalarla kıyılara vuruyorum. Su, bitiyor, yine sen kalıyorsun. Vadilerden geçiyorum. Çiçekler soluyor da yine sen kalıyorsun. Ben lal, ben âmâ... Sen baki, ben fânî... Sen konuşturmazsan ben konuşamam, sen baktırmazsan ben göremem. Sen işaretler göstermezsen ben yürüyemem. Bak, şehrimin kandilleri sönmüş. Lütfet ve yak onları..Bak, tarumar olmuş bahçem. Solmuş güllerim. Sen, dirilt onları... Sen olmazsan bütün vakitler akşam, sen olmazsan ne sefa var ne vefa... Ne dünya var, ne ukbâ.. .Toz toprak oluyorum kudretini görüp bir rüzgâr esiyor, bir gece kuşu ötüyor. Bu da senden, o.da senden. Hepsi senden.

İşte gecenin elbisesi... Kumaşı senden, işte gece sefaları açıyor. Kokusu senden.. .Ama biliyorsun ki, bunlar hep tuzak... Bana ne gül gerekir ne lâle... Mihman ver ki yolun doğru olanında yürüyeyim. Değilse yollar uçurumlara çıkar... Karanlık olur her yan. Güneşe söyle ki doğsun. Bileyim ki sabah oldu. Tekrar yürümek vaktidir, düşeyim yola... Kapansın ziyan defterleri, başlasın yeniden yolculuk neşesi... Ney olup inleyeyim, kaval olup ağlayayım. Yeter ki seni söylesin dilim, senin elinden tutsun elim. Bu cihan ortasında, bu dehlizde yalnız bırakma beni...Ezelden ebede savur beni..Savur ki, toprağını arayan bir buğday tanesi gibi senin iklimine düşeyim. Orda yeşereyim.

Pervane kesiliyorum ışığında... Görüyor ve biliyorsun. Kerem ediyorsun ve açılıyor perdeler. Safalar bahşediyorsun, tazeleniyor sözler... Hû dedikçe bayram ediyor lâleler... Bak, o zaman nasıl da kanatlanıyor gönlüm... Ne doğu kalıyor ne batı... Ne güneş ne ay... Sen gelip gönül mülküne şah oluyorsun, bir bir tükeniyor yollar. Kayboluyor gam ve mihnet deryası... Parlıyor ayna.. .Can evinde hüma kuşu... Harabe içinde define.. .Ben ne yaptım da geldi bu saadet.. .Mansur gibi dara mı çekildim. Ne yaptım da şad ettin gönül hanemi... Bilirim ki rahmetindir bu... Sen olmasan ne yol biter ne feryadım. Ne tedbirim kâr eder ne cehdim.

Meğer ki, hep sendeymişim, seninleymişim. Ne yol varmış ne yolcu... Hasretin vuslat, uzağın yakın imiş. Bunu da sen bildirdin. Şimdi şahbaz olup devran etmenin vaktidir gökleri... Şimdi selâmlamanın vaktidir melekleri... Tur dağında Musa, gökyüzünde İsa olmanın demi... Kapı açıldı, suret belirdi. Bitti kavga, bitti tuzak... Ne daneler var yolda ne avcı kuşları... Sen ki vefa bağının gülüydün, cefa senden uzak... Ben derdim, sen dermanım, sen ikrarımsın benim. Saf tutmuş selvinin secdesi sana. Bütün yollar sana doğrudur sana... Şimdi ulu divânında yine rahmet, lütfet ki bağışlansın suçum, uzun yoldan geliyorum ama ellerim boş. Sâdece hasretimi sunabiliyorum sana bir de aczimi...
Kabul buyurur musun?

...


EKREM KAFTAN
BAYRAM’A GAZEL

Yine bir bayram geldi öpülecek eller var
Gönüllerde titreyen hüzün yüklü teller var

Kimi güler neş’eyle, kimi ağlar hasretten
Gurbetlerden sılaya dökülecek seller var

Gözlerinde bin sevinç dolaşıp kapı kapı
Saadetler dağıtan çocuk denen güller var

Kur’an’ın sadasıyla dolarken mezarlıklar
Dünyadan tâ Ukba’ya esen nice yeller var

Hatırlar ihtiyarlar geçmiş cümle bayramı
Hepsinin seherinde inleyen bülbüller var

Her bayram bir saadet, her saadet matemdir
Yalnızlığa yazılan ne hazin gazeller var

Bayramda gurbet olur sevdiğim bu İstanbul
Benim gönül mülkümde erişilmez iller var

Bilmesin anneciğim bayramda hasretimi
Bende ateş sönmeyen gönüller var, diller var

Allah’ım ne zamandır, mahza sevinç bir bayram
Şehitlerin kanıyla açmış karanfiller var

Bedir’in arkasından yaşanan bayram gibi
Bir bayrama hasretiz, bayramda zeliller var

Bir Sultan gönder Rabbim, her bayram sürûr olsun
Kalblerde nurun ile sönmeyen kandiller var

Kâfî yaşar hicrânı bayramın her ânında
Yıllardır gözyaşını sildiği mendiller var

seni andım...

<object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/NawzCYvOACU"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/NawzCYvOACU" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object>

EYUBUN MASALI


Kamil ve doğru ahlaklı Eyub, Allah'tan korkar ve kötülüklerden çekinirdi. Allah ona yedi oğul ile üç kız vermişti. Yedi bin koyunu, üç bin devesi, beş yüz çift öküzü, beş yüz eşeği ve pek çok kölesi vardı. Yaşadığı dönemin şartlarında her yönüyle azamet sahibiydi. Koca bir aile olarak her daim mutluluğun ziyafetini sürerdi. Bu ziyafeti sağlayan Allah'a şükür için Eyub, takdimelerde ve sair ibadetlerde bulunurdu...

Eksiksiz ve eşsiz bir ailenin geniş arazisi içinde evlatlarıyla ve sahip olduklarıyla hamd içindeydi Eyub...

Şerri şeytanın neler yapmaya muktedir olduğu yaşanmadan bilinmiyordu. Bu şeytanın şerrinden temeli, demirleri, kolonları, kirişleri, çatısı sağlam olan bir ev içinde olmak yeter miydi korunmak için. Yüksek kapılar ardında olmak. Tunçtan duvarlar ardına sarkmak. İnsanı korumaya yetecek miydi belalardan. Yazgının nefes kesen kesitlerine muhatap olmaktan ya da...

Bu gerçeğe rağmen korunaklar içinde korunma arayışında girmek başlı başına bir trajedisiydi insanlığın...

Her şeyin yolunda ve esenlik üzere gittiği bir zaman kesitine rastlıyordu Eyubun kayıpları, yıkımları...

Ulaklarla geliyordu haberler. İlk haber bir baskın haberiydi; bir ulak Eyubun huzuruna gelerek, "şebalılar baskın ettiler ve ne varsa alıp götürdüler. Uşakları kılıçtan geçirdiler." Bu ulak henüz haber vermişken bir başka ulak huzura çıkarak, "göklerden ateşler düştü koyunlarla uşakları yaktı ve onları yiyip bitirdi." Bu adam henüz söylemekte iken, bir başka ulak çıka gelir, " eşkıyalar üç bölük olarak develerin üzerine saldırdılar. Uşakları kılıçtan geçirdiler." Bu ulakta henüz söylemişken tanık olduklarını, bir başka felaket habercisi huzura gelerek, "oğullarınla kızların büyük kardeşlerinin evinde neşe içinde yemek yerken çölün ötesinden büyük bir yel geldi. Evin dört köşesine çarptı. Gençlerin üzerine ev yıkıldı. Onlarda öldüler"...

Bunları duyan Eyub kalktı. Kaftanını yırttı. Saçlarını kesti. Yere düşüp secdeye kapıldı.

Ve sonra şöyle dedi: "Anam bağrından çıplak çıktım, ve oraya çıplak döneceğim. Allah verdi. Allah aldı. Allah'ın adı mübarek olsun"..

Eyub, bir insanın sabır ve isyan sınırlarını zorlayan bu felaketler karşısında aklına, ruhuna sahip çıkıyor, savrulmuyordu. Yıkılan mal ve meskenlerin enkazında kalmıyordu. Ama şer onu her defasında rahat bırakmıyordu. Bunca kayıp vermek Eyub'a az geliyordu ki, bu kez ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlar musallat oldu ona. Çömlekle çıbanları kazıyor, kül ve kireç içinde oturarak yaralarını tedavi ediyordu... Gece ve gündüz gırtlağına kadar kendisini gömdüğü kül ve kireç çukuru içinde kalan Eyub, yaşadığı felaketleri hak edecek ne yapmıştı. Göz değmesi mi demek gerekiyordu buna yoksa yaşanan bu tür felaketler hak edildiği için mi insana verilir di. Ne demek gerekirdi? Hem Eyub bunları hak edecek bir insan mıydı ki? Yoksa "soylu ruhlar" tanrı tarafından hep böyle mi sınanırdı...

Her geçen gün ruhlarımızı kuşatan, aklımızı bir bir kaygı ve korkuyla çepeçevre saran kaybetme korkusu karşısında Eyub'u okuyup ta utanmamak nerdeyse na-mümkün. Sahip olduklarımızı kaybetmek sonrasında ruh ve zihin dünyamızın allak bulak oluşunu Eyub'u okuduktan sonra tekrar düşünmek gerekse bile kaç kişimiz bile bile lades demeyecek. Ne yazık ki, post-modern insan tipi sitem ettiği hatta hicvettiği yaşamın dayanılmaz çekici duvarlarına(!) hızla savruluyor ve ancak başını çarptığı zaman uyanabiliyor. Uyansa bir yarı baygın oluyor. Bu durumda olan birine Eyub'tan bahsetmek tatlı bir masal anlatmaktan öte geçmeyecek. Her kes kendi masalını yaşar. Ve her masalın iyi ya da kötü bir sonu vardır... Eyub gibi kötü yaşayıp iyi biten bir masal mı yeğdir yoksa iyi gibi görünüp kötü biten bir masal mı daha yeğdir diye sormak, biliyorum ruh ve ağız tadımızı biraz buracak ama realitenin dostluğundan sadır eden bu soruyla bir müddet yaşamanın kimseye bir şey kaybettirmeyeceğini düşünüyorum...

Nihat Turan

keşke...

İnsanı bunaltan, içine sıkıntı veren ve ona derin bir “âh” çektirten bir kelime söyleyin deseler sıralayacaklarım arasında ilk sıralarda yer alacaklardan biri “keşke”dir. “Keşke”den sonra kurulabilecek bütün cümlelerde yoğun bir pişmanlık duygusu vardır. Yapılamamış ya da yapılıp da iyi bir netice alınamamış her türlü işin sonunda “keşke” diye başlayan cümleler, dönülmez bir yolda olduğumuzun göstergesidir.

            Bir işe koyulmadan önce ya da bir yola çıkmadan, iyi bir hazırlık döneminden geçmeli aklını kullanan kişi. İyice tartmalı, düşünmeli, adımını sağlam atmalı yola. Hatasız kul olmaz, doğrudur ama en küçük hatalarla kurtulmasını bilmenin yollarını aramalı pişmanlığın fayda etmeyeceğini bilen kişi.

            “keşke hiç büyümeseydim

             o sokakta öylece kalsaydım

             elimde topacım

             aklımda yeni oyunlar” der bir şiirinde ölüm korkusunun en büyük şairi Cahit Sıtkı Tarancı. Sebepsiz, anlamsız bir pişmanlık duyar şair ve bir mabet gibi keşkeye sığınır. İş işten geçtikten sonra, zamanı geri getirmenin imkânsızlığını bildiği halde keşke diyerek acizliğini bir nebze olsun avutmaya çalışır.

            — Hey sen. Böyle gidersen, gün gelir ki büyük bir pişmanlıklar abidesi olursun. “Keşke daha çok çalışıp da kazansaydım şu sınavları. Keşke evlenmekte acele etmeseydim. Keşke bu mesleği seçmeseydim. Keşke, keşke, keşke…”  Ve uzayıp gider böylece; anlamsız, gereksiz, bir sürü pişmanlık. Duygularını bir kenara bırakmadığın müddetçe, balıklama daldıkça hayatın ortasına, her gün biraz daha silinir yüzün. İçini yiyip bitiren bu evham gün gelir ki unutturur seni. 

            Bin düşünüp bir karar verirsek, yaşadıklarımızı aklımızdan çıkarmazsak tekrar düzelebilir her şey. Ataol Behramoğlu, “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” der şiirinde. Yaşadıklarımız önümüzü aydınlatan bir ışık gibi olmalı. Etrafımıza duyarlı olarak, gördüğümüz her şeyden kendimize bir pay çıkararak, emin adımlar atmak için yaşamalıyız artık. Silik adımların kaybolduğunu, ani alınan kararların bir zaman sonra üzerimize bir sis bulutu gibi çöktüğünü düşünerek ve “keşke” demenin bir fayda getirmediğini unutmayarak esaslı duruşlar bulmalıyız kendimize. Milyonlar içinde sıradan biri olmamak için, kendimizi işaret edecek ayrıcalıkları bularak seçkin bireylerden olmak için artmalı çabamız. Keşkeleri kovarak sözlüğümüzden, umudu biz olan cümleler kurmalıyız şimdi.

            Karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. Anlaşılmaz olmak, bazen en mâkus talihimiz olabiliyor. Derdimizi anlatamamak, sıkışıp bir köşeye çekilmek ve geri adım atmak bazen kaçınılmaz hale geliyor. Yanlış adımlar atıp da sonunda büyük pişmanlıklar yaşayacaksak, en güzeli geriye geçilip, biraz daha çeki düzen vererek bakışlarımıza, öyle düşmeli yola. Boş yürüyüşler için çıkılmamalı yollara. Bitirici adımlar atmak için tekrar tekrar kuşanmalı yürek kılıcını. Selçuk Küpçük bir şiirinde; “hayat bir tutam geri çekilmektir çoğu zaman” der.  Büyük yenilgiler yaşamak, daha da bilemeli hıncımızı. Yeniden, yeniden ve yeniden pişmanlıkların üzerine yürümeli emin adımlarla. Samuel Beckett; “hep yenildin, hep yenildin, olsun gene dene, gene yenil, daha iyi yenil” der. Yaşadığımız yenilgilerimiz bile bize yakışan bir onura sahip olmalı. Başımız dik durmalı kalabalıklara karşı. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” diyor Üstad Sezai Karakoç şiirinde. Bizim yenilgimizin bile mazluma bir cesaret verecek kadar dik başlı olması gerekir.

            Keşkelerin üzerini koyu kalemlerle karalamanın zamanı geldi. Hesabı yapılmış adımlarla düşerek yola, selam vererek en yakınımızdan başlayıp en uzağımıza kadar, “evet” diyebilmeliyiz; “ ne yaptıysam ben yaptım, ardındayım attığım her adımın. Pişmanlık, keşkelere saklanma ve gizlenmek kuytu köşelere yakışmaz bana. Doğru bildiğimin izinden yürüyeceğim sonuna kadar. Bir ümmet hassasiyetiyle. Aşk ile.”  

^^gül yaprağı gibi yaşamak^^

"Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel
buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Gelen yabancı, tapınağa
girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu,
yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül
yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül
yaprağına her zaman yer vardı."

Hacı babo...!

Adam gibi adamların yaşadığı zamanlar hasretle burnumda tütüyor. Çocukluğumda dizlerinin dibinde oturduğum, hasbi duruşlarına hayran hayran baktığım babayiğitler nerede şimdi? Sabah gün doğmadan kalkıp abdestini alan, seherin tüm bereketini ambarına dolduran, güne besmeleyle başlayan adamlar, niye bırakıp gittiniz bizi? Siz ki, el değmemiş tabiat kadar hayat dolu, petrol karışmamış denizler kadar temizdiniz. Gözlerimizin önünde bir anıt gibi yükselen sıra dağlar kadar onurluydunuz; toprağımızı bereketlendiren yağmur gibi akardınız gönül türabımıza.
Az söze çok derin manalar sığdıran fıtrat insanları hey! Hey, koca adam Hacı Babo! Siz gittikten sonra cüce insanlar köşe başlarını tuttular. Gözlerinde rahmet ışıltıları bulunmayan, kalplerinde kin ve nefret biriktiren, her hesap karşısında bin renk değiştiren, dost görünüp düşmanla aynı safta birleşen, çok sözle muhatabını usandıran mana fukarası kelam kurnazları her geçen gün çoğalıyor aramızda. Göğe doğru buğu buğu yükselen dualarınızı özledik. Çapak tutmuş gözlerimizi zor açtığımız, özene bezene abdest alarak namaza koştuğumuz, hoca efendinin duasından sonra coşkuyla nasırlı ellerinizi öptüğümüz bayramları özledik. Hatırladıkça burnumuzun direğini sızlatan hatıralar gözyaşımızı toprakla buluşturuyor.
Bakışlarınızdaki derinlik, sözlerinizdeki itimat, kalbinizdeki merhamet, adımlarınızdaki kararlılık film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor. Kapısı kapınıza, penceresi pencerenize bakan komşularla paylaştığınız bir tas çorbanın lezzeti, mükellef sofralarda şişlere dizilen etlerde, türlü türlü yemeklerde görmek mümkün değil. Kınından özenle çıkarılan kemik saplı çakıyla soyulan salataların kokusu metrelerce öteden alınırdı. Buz gibi soğuk, bir güğümü dolduracak büyüklükteki avuçlarınızdan içtiğimiz göze suları içimizi serinletirdi. Fecrin ağaran ışıklarıyla birlikte güne başlardınız. Toprağa ektiğiniz tohum, derinlere kök salar, hasat zamanı harmanlar bereketlenirdi. Şaldan elbiselerinizle heybetli kahramanlardınız her biriniz. Hey, koca adamlar, hey! Şimdi erkekler tülden elbiseler giyiyorlar, metro seksüel oldukları için gurur duyuyorlar. Her türlü konfora sahip oldukları halde, ruhlarını tatmin etmeyen bir ıstırap yaşıyorlar.
Sizin sade hayatınızla bereketlenen zaman, onların çok çeşitli uğraşlarına rağmen can sıkıntısı haline dönüşüyor, bunalım yaşıyorlar. Siz, Rabbe sığınıp huzur ve güven içinde uykuya daldığınızda ‘Salih rüyalar’ görürdünüz; şimdi biz, beynimizi kemiren kuruntularla uykusuzluk yaşıyor, kâbus görüyoruz. Az söze çok derin manalar sığdıran fıtrat insanları hey! Hey, koca adam Hacı Babo! Ne güzel günlerdi sizin yaşadığınız günler! Özlemini duyduğumuz o günler bir daha geri gelecek mi diye hayal âleminde yüzüyoruz. Şen gönlünüz, pak zihniniz, nurlu yüzünüz, sağlam karakteriniz ile hayatın gönül huzuruyla yaşanmasını sağlıyordunuz. Şimdi Shakspeare'in dediği gibi, ‘korkaklar yemene kadı olmuş, ahlak ve faziletten mahrum kimseler maarif davası gütmektedir.’ Az konuşan, çok şey anlatan Hacı Babo! Ey, şahsında büyük bir medeniyeti temsil eden koca adam! Bizi bırakıp niye gittiniz?! Üzgün

Sultan

SULTAN

Seçkin
Bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
işe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum


YALNIZ BİR IRMAK AĞLAMASI

 

 

YALNIZ BİR IRMAK AĞLAMASI

A.Vahap DAĞKILIÇ

 

Bir gülüşün ince telli balkonlarında, tütüne kesmiş parmaklarıma,

denizi vuran yeni doğmuş bir ses gibi

dokunduğunuzu,

nasıl unutursunuz...?

Hatıraların örtülü kapılarını..,

şarkıya özlem duyan dudaklarımın kilidini..,

bir avuç kar tanesi sıcaklığınızla açtığınızı..,

nasıl hatırlamazsınız.?

Siz ki,

yanağında uyku akan renklerimin, üstünü örtmüş,

nilüferleri bağrından sökülmüş düşen bir dolunayı tutup,

göğsüme asmıştınız.

Birlikte,

sessiz bir bulutu koynumuza alıp, serin bir türkünün gölgesinde uyumuştuk.

Sevinsin diye yetim bir çocuğun rüyasına taşınmıştık.

Penceresini açık unuttuğumuz,

giden tüm hayallerimizin arkasında gülmüştük.

 

Yosun kokulu

taşra sokağımızda,

karanlığı dinleyip,

bir şiirin

damarında beslendiğimizi..,

çektiğimiz gözü yaşlı

mutluluk

fotoğraflarına bakıp,

şekersiz içtiğimiz

demli çaylarımızı..,

beyaz dantellerin arkasındaki

küpeli ihtirastan uzak

yıldızlarda öpüştüğümüzü.,

nasıl unutursunuz.?

Yayı gerili bir unutulmuşluğun hedefinde, hep buluşmamış mıydık sizinle.?

Hani, bir çocuk eli çizmiştik beyaz sayfalara.

Yanan bir çoban ateşinin yanında,

İnciden bir gölge olmuştuk, Meryem şehrine.

Hatırlarmısınız,?

odasına çekilen gelin heyecanıyla bana gelir, sünnet düğününden döner gibi giderdiniz.

Her sokak siz kokardı.

Davetkar bakışlarınıza masum bir işveyi asarak,

geceye damlayan ten kokunuzla,

yürek eşiğimizi aşındıran siz değilmiydiniz.?

Sırların çehresinde kaybolan gururunuzu hiçe sayarak

tüm pişmanlıklarınızı,

yaban bir gülümseme diliyle anlatıp,

gözlerinizdeki çaresiz bulutlarla birlikte,

avucumuza koyan,

siz değilmiydiniz.?

Ellerimdeki teselliyi saçlarınıza koyup,

“ Sensizlik nehirlerinden yıkanmak boğuyor beni “ diyerek, dizlerimde ağlamanızı ne çabuk unuttunuz.?

“ Şu gönlümü sana meftunluktan kurtaramadım ” diyen de mi, siz değildiniz yoksa..?

Hani,

yarınlarımızı anlattığımızda,

bir genç kızın anneliğe özenmedeki utancı yayılırdı,

yüzünüze.

Siz konuştukça,

bir şehir sabahına çıkan mor güneşler sarkardı,

sözlerinize.

S harfli dalgalarda, rüzgara karşı,

genç kız düşü yüzdürürdünüz.

Batan günü çeyizlik dantellere işleyen, gelin adayı yorgunluğunuzu,

hiç yanınızdan eksik etmezdiniz.

Hatırlarmısınız,?

yaprak düşümlü sönen bir akşam vakti gözlerinizi ellerimle kapatıp, bir şiirimin kapısından içeri girdiğimizde, gözlerinize inanamamıştınız.

Bütün duvarlarında size ait

suya değen ıslak resimleriniz

ve

aşk diliyle pembe sesleriniz asılıydı.

Siz bunları hatırlamıyorsanız artık,

kırılan mazimizin taş duvarlarında kalan bilinmeyenlerimi, geri verin....

................

Bizi taşıyan terli taylar nereye gider..,

hayat hakkı yok mühürlü, bir sevda yüklü bu son vagon,

nereye varır..,

nişanı geri dönen bir gencin soluğundaki bu türkü,

nerede biter.

Bunların

ne önemi var..!

Şimdi artık

ayı ikiye bölen bir emirle, eriyen, Meryemsi bir mum ol aşkım.

Anlat, köprübaşlarında kalan masallarımı.

Yüzüne şiir yansıyan bir orman eşliğinde büyüt, koynumuzda beslediğimiz, bu yılan derili sürgünü..

Unutma..,!

el salladığın aşklara, ikinci bir hak tanıma.!

Yalan,

yok ikinci bahar.., avunma.!

Ve

gün gelir karşılaştığınızda,

ona

de ki;

Delikanlı şiir sevgiliyle yaşanandır.

 
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.






YA RABBİ ŞU İNEN DUALARIN YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE BİZLERİ AFFEYLE SANA LAYIK KUL PEYGAMBER(S.A.V)EFENDİMİZE LAYIK ÜMMET EYLE!
ONUN ŞEFAATİNE NAİL OLMAYI,ONA KOMŞU OLMAYI NASİB EYLE!
YA RABBİ! BEN SENDEN RAZIYIM NE OLUR SEN DE BİZ KULLARINDAN RAZI OL!
SENİ SEVENLERİN VE SENİN SEVDİKLERİN KULLAR ARASINDA HAŞREYLE BİZLERİ!
(( AMİN))
HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA İLE AEO KİB
July 3
http://img33.imageshack.us/img33/8189/cumarbg.jpg

Yürek nükleer güç merkezidir. Sevdiği zaman sevdigine cennet, sevmediği zaman nefret ettigine cehennem kesilir…

insanın kazanılması ne denli büyük bir saadetse kaybedilmesi de o denli korkunç bir felakettir...

Bir benimle ne çıkar demeyeceksin, baharın haberini karın altında kı
şa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın...

Kim var diye sa
ğa sola bakmayacaksın, ben varım diyecek ve yürüyeceksin...

önce seveceksin, garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin, sevginin illeti ölümsüz olacak ki sevgin de ölümsüz olsun.

Bir insanın yüre
ğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin.

Onu kınamak yerine karanlık yüre
ğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummanına şefkatle atacaksın...

img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpg
July 2
besmele1.gif (2505 bytes)                            anim1.gif (27244 bytes) 



                                       

 
                         ÖYLE BİR SEVGİLİ SEVİNKİ HERKESİN KAPISI KAPANDIGINDA ONUN KAPISI ACIK OLSUN
 


Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur. Zordur; çünkü sevmek, sevilenle seven arasında menfaate dayalı olmayan bir ilgiyi gerektirir.

Karşılıklı fedakârlığı, vefayı gerektirir. Cefaya karşı sabrı, sert rüzgârlara karşı dağılmamayı gerektirir. Sevmek, sevileni kırmamayı, ona karşı yanlış yapmamayı, kendi isteklerini sevilenin isteklerine tercih etmemeyi gerektirir.

İsterseniz çocuğunuzu, isterseniz eşinizi, isterseniz bir canlıyı, çevreyi veya başka bir şeyi sevin. Sonuç değişmez.

Hayatın zor labirentlerinde bu metaneti yitirmeden yürümeniz şarttır.

Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim...

Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim, belki sevginin esası olan sevgiden bahsedelim. Yüce ALLAH’a karşı hissetmemiz gereken sevgiden…

Şimdi şöyle bir soru sorsam ve desem ki “ ALLAH’ı seviyor muyuz?” İnanıyorum ki hepimiz “ Elbette ALLAH’ı seviyoruz” diyeceğiz. “ ALLAH (c.c.) sevilmez mi, O’na kurban olalım!” deriz. Bu duygumuzda samimiyiz de. Çünkü hiç kimse “ ALLAH’ı sevmiyorum” demez, diyemez. Hiç inanmayan bile böyle bir cümlenin yüküne talip olamaz, olmamalıdır da.

O zaman ikinci soruyu soralım ve “O zaman sevgi nedir?” diyelim. Veya bizim sevmemiz yeterli mi? O’nu sevmek mi önemli, yoksa O’nun tarafından sevilmek mi?

Ne dersiniz, bütün bu sorulara bir çırpıda makul cevaplar verebilecek miyiz?

Dilerseniz gelir İslâm tarihinin ölümsüz şahikalarından enfes satırlar okuyalım. Bakalım sevgiye nasıl bir anlam yüklemiş büyükler?

Bistamlı Beyazıd sevgi sanılan boş bir kuruntunun, duvarların yüzüne çarparken unutulmaz bir ders verir:

“ ALLAH’ı seviyorum sanırdım! Ama anladım ki, esas olan O’nun sevmesi imiş. ALLAH (c.c.) bir kulu severse, onun kalbini kendisi ile meşgul edermiş”

Doğrudur… Bistamlı Beyazıt’ın dediği gibi, sevgi eğer sevilenin sevgisini getirmeyecekse, boş bir kuruntudur. ALLAH’ı o kadar seveceksin ki, neticede O sizi sevmeye başlayacak. O zaman sizin sevginiz, O’nun sevgisine mahkûm olur. İşte o zaman O’nun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olursunuz.

Fudayl bin Iyaz’ın, sevgiyi tarif eden dokunaklı sözleri ruh dünyamızda depremler meydana getirecek kadar derindir. Şöyle diyor;

“ ALLAH’ı seviyormuyuz diye sorarlarsa sus, konuşma. Evet dersen, tavırların evet diyenlerinkine benzemiyor ki! O zaman da münafıklara, sahtekârlara benzersin!”

İşte size Bağdatlı Cüneyd’in cümleleri, Mevlana’nın ufkunu ne kadar da çok hatırlatıyor:

“Şu kalp ALLAH’a aittir. O’na sakın yabancıyı sokma!”

Sevgide dozu iyi anlamak şarttır. Sevgi teslimiyet ve tam bir tevekkülü gerektirir. Gayrisinden hicret ve fıkrat (ayrılık) gerektirir. Koşmak, koşmak, koşmak ve yine koşmak gerektirir.

Sevginin kapısı hiç kapanmaz zira. Kapıyı kapalı zannediyorsanız, sevgiliyi tanımıyorsunuz demektir. Belki de kapısı kapalı olan sevgili değildir, sevgili olamaz…

Salih Mürri, bir gün vaaz ediyor camide. Ümitsizliği kıracak sözler kullanıyor, ümidin kapılarını açıyor. Ümitsizliğin yakan bir ateş olduğunu anlatıyor. Bunu da şöyle formüle ediyor:

“ Ümitsizliği yenin. Bir insan Yüce ALLAH’ın kapısını ısrarla çalarsa, kapı mutlaka bir gün açılacaktır!”

Sözler böyleydi ve doğruydu da. Ama cemaatin arkasında bir kadın vardır ve onun dünyasında ayrı, apayrı fırtınalar kopmaktadır. O, Salih’in durduğu yerde değildir. Birden ayağa kalkar ve seslenir:

“ Daha ne zamana kadar böyle demeye devam edeceksin? O kapı hiç kapanmadı ki açılsın!”

Evet; sevgilinin kapısı hiç kapanmaz. Zaten kapısı kapanacak sevgili, sevgili değildir.

Öyle bir sevgili sevin ki, herkesin kapısı kapandığında bile O’nun kapısı açık dursun!

June 30
June 26
http://img512.imageshack.us/img512/2971/kandiltebrigirbg.jpg

Regaib Kandilidir Bugün. Bu kandil, dini literatürümüzde üç aylar olarak bilinen, Recep ayı ile başlayıp, Şaban ayı ile devam eden, rahmeti, feyzi ve bereketi bol olan Ramazan ayı ile noktalanan huzur ve maneviyat mevsimine girdiğimizin de habercisidir.

Üç aylar ismiyle şöhret bulan bu aylar ve içinde barındırdığı özel geceler, Allah’ın rahmetinin müminlere bol bol ikram edildiği, mağfiretinin, lütuf ve kereminin üzerimize sağnak sağnak yağdığı zaman dilimleridir. Zira bu günlerde kalpler aynı duygu etrafında birleşip çarpar, eller aynı düşüncelerle semaya açılır, gözlerden aynı hissiyatın yaşları süzülürken, dillerden dua ve tespihler aynı aşkla dökülür. Ayrıca bu aylar, durup düşünmenin, geçip giden zamanın değerini idrak etmenin ve daha iyi değerlendirmenin çaba ve imkanlarını sunmaktadır bizlere. Günlük hayatın koşuşturması ve yoğun temposu içinde insan, zaman zaman gönül alemine nazar kılma ve içe doğru bir yönelişi yaşama ihtiyacı duymaktadır. İşte bu mübarek gün ve geceler böyle bir deruni muhasebeye de vesile olurlar.

İman, insanın iç aleminden başlayıp hayatının her alanını aydınlatan bir hakikat bilgisidir, bir bağlanıştır. İman, bu dünyada yalnızlığının ve faniliğinin sürekli farkında olan, fakat bu derin hakikatı göz ardı etmeye de uğraşan insanı Yüce Yaratana bağlayan ve ona hayatın nihai anlamını kavratan bir güçtür. Namaz, oruç, zekat, hac, dua ve Allah’ı anma gibi ibadetler ise bu bağlantıyı canlı tutarlar. Giderek yalnızlaşan, maddi imkanı artmasına rağmen ruhi yönelişlerini yitiren günümüz insanına bir diriliş fırsatıdır üç aylar ve kandiller. Dinî hayatımıza olumlu anlamda yeni bir heyecan, canlılık ve ivme kazandıracak olan bu mübarek ay ve geceler, Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, vatanımıza, milletimize ve tüm insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızın olduğunu bir kez daha bizlere hatırlatmakta, yanlış ve kusurlarımızdan dönmemize vesile olmaktadır.

İnsan bir taraftan saygın, üstün hasletlerle donatılmış, diğer taraftan da pek çok zaaf ve kusuru bulunan bir varlıktır. Madde ve mânâ arasındaki dengenin madde lehine bozulduğu, dünyevileşen insani ilişkilerin ve değer ölçütlerinin hepimizi olumsuz yönde etkilediği zamanlarda, insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, manen yükselirken öz eleştiriye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. İlahi rahmete fazlasıyla mazhar olan bu mübarek gün ve gecelerde kendimizi sorgulamaya ve dinin manevi ikliminde gönül huzuru, istikamet ve öz güven kazanmaya, ihtiraslarımızı dizginleyip menfaat ve çekişmelerden uzak kalmaya ihtiyacımız daha da artmaktadır. Öyleyse bu mübarek zaman dilimini fırsat bilerek, aramızdaki çekişmeleri ve kırgınlıkları, şahsi menfaat hesaplarını bir tarafa bırakıp, Yüce Dinimiz’in bizden istediği, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının kurulmasına, birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin güçlenmesine, insanî ve ahlâkî meziyetlerin yaygınlaşmasına gayret gösterelim.

Bu duygu ve düşüncelerle, Siz değerli kardeşimin , ve Ümmet-i Muhammedin Mübarek Regaib kandilini ve üç aylarını tebrik ediyor, milletçe birlik ve beraberlik içinde daha nice kandillere kavuşmayı, bütün İslam aleminin ve insanlığın barış ve huzur içinde olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpg
June 25