gül's profilesen bu yüreğin varlık ne...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
sen bu yüreğin varlık nedenisin! |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
EFENDİNİN İKRAMI
BAĞLANMAYACAKSINBağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları... Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim." diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin... Mesela gökkuşağı senin olacak. İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, yada pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak... CAN YUCEL AŞK;Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı zaman ki teslimiyetidir. Hz. Eyyub’un hastalığa karşı sabrıdır, zaferidir. Hz. Davud ’un sesidir, eliyle demire şekil vermesidir. Hz. Musa’nın Kızıldenizi ikiye bölen asasıdır. Hz. isa’nın kokusunu bile hissettiği Son Peygamber’i müjdelemesidir. Hz. MUHAMMED’in ALLAH’a olan teslimiyetidir. Hz. Ebubekir’in sadakatidir. “MUHAMMED söylüyorsa doğrudur” diyen, Hz. Ömer’in adaleti bile hayran bırakan adilliğidir. Hz. Osman’ın şeytanı bile utandıran hayasıdır, edebidir. Hz. Ali’nin cesaretidir, ilmidir Hz. Hüseyin’in haksızlığa karşı yürümesidir, şehadetidir. Yunus Emrenin cenneti istemeyip ALLAH’a "Bana Seni gerek Seni" demesidir. Çöllere düşen Mecnun’un gözlerinin dağlanmasıdır. Bülbülün güle ötüşü, ölen sahibin başında bekleyen attır aşk. Ezan-ı MUHAMMED-i okununca felaha, kurtuluşa koşmaktır. Kur'an-ı Kerim okununca anlamasan bile onu kalbinde hissetmektir. Gönülden gelen bir Kelime-i şehadettir. ALLAH ve Rasulünün adı anılınca gözyaşı dökmektir. İSLAM’ı doya doya yaşamaktır. Ve Aşk; Sadece kuru bi sevgi ya da sonu belli bir macera değildir. CANAN la bir CAN olmaktır, onu her gün daha fazla sevmektir, ALLAH için sevmektir... Bir miniğin Ramazan günlüğü:)Ramazan 1 Bu gün evde bir acaiplik var. Herkes sessizce işine okuluna gidiyor. Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi. Kimse yemek yemiyor, su içmiyor. Ablam bile! Ramazan 5 Önce diyet yaptıklarını sanmıştım. İzledim hepsini. Akşama doğru hepsi sessizleşiyor. Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar. Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki. Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni. Ama gülmeye cesaretim yok. Ramazan 9 'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi. Zaten başka ne der ki… Anneme sordum, Ramazan dedi. Babama sordum, Oruç dedi. Ramazan 11 Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek. Arkadaşım Fatıma'ya sordum. Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş. Ramazan 14 Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum. Uyandım. Babama haber vermeye koştum, yatağında yok! Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum. O da yok! Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim. Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını. Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta. Bizimkiler yemek yiyorlar! Vay uyanıklar. Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar. Birde üstüme gülüyorlar… Korkaklar. Ramazan 17 Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm. Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim. Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar. O zaman devam. Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca. Ramazan 19 Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor. Oturup birlikte Kur'an okuyorlar. Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar. Ellerini açıp herkese dua ediyorlar. Sevim teyze de başını örtmüş. Çok da yakışmış Ramazan 22 Her şey aynen devam ediyor. Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor. Hepsi akşam ezan okuyor. İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor. Ne hoş. Ramazan 24 Oruç'u merak ediyorum. Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı. Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu? Yok böyle olursa Oruç kaçar mı? Demek ki Oruç, çok duygulu birisi. İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor. Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor. Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum. Onlarla tanışmaya can atıyorum. Ramazan 25 Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor. Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim. Bu Kadir de kim? Bin aydan hayırlı gecesi varmış. O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş. Ramazan 26 İftarı çok sevdim. Akşam yemek yemeye İftar diyorlar. Gece yemek yemenin adı da Sahur. İftar sonrası eğlenceler oluyor. Babam camilere götürüyor bizi. Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde. Ramazan 28 Merak içinde beklerken uyuyakaldım. Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş. Ben göremedim. Anlayamıyorum. Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum. Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor. Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar. Sinir oluyorum. Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor. 'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum. 'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor. Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!.. Soramıyorum 'Bayram kim?' diye. Neden o gelmeden abim gelemiyor? Belki de abimin arkadaşıdır. Çok özledim abimi. Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım. Ramazan 29 / Arefe Sonunda bir hanım ismi duydum. Arife diyemiyorlar mı ne? Arefe diyorlar. Niye Arefe? 'Arife' olması gerekmiyor mu? Yengemin adı gibi yani... 'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem. Demek ki Arife teyze çok titiz. İyice telaşlandılar. Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar. Temizlik yapılıyor. Yemekler hazırlanıyor. Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi. Demek ki Bayram ile Arefe evli değil. Akraba da değil. Kafam karma karışık. Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa. Ve Bayram geldi Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!. Oruç öldü heralde diye düşündüm. Gece Abim gece gelmiş. Sevinçten haykırdım. Çok özlemişiz birbirimizi. Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime. Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm. Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım. Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar. Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı. Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım. *** Abimden söz aldım. Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi. Ben de verdim.. Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı. Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu. Sendromu anlamadım. Ama olsun, Abime güveniyorum. Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım. Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor. Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor. Abim bu konu beni aşar diyor. Bayramı çok sevdim. Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm. Bizim için her gün Ramazan olsa!.. Ne iyi olur.. Bİ’ BEŞ DAKKAN VAR MI?Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: “Şu kayan benim oğlum!” “Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk!” dedi adam. “Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!” Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, “Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?” Ahmet yalvarırcasına konuştu; “N’olur baba, beş dakika daha!” Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: “Gidelim mi Ahmet?” Ahmet tekrar yalvardı babasına, “N’olur baba, beş dakika daha!” Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: “Tamam, tamam!” Bu sırada kadının sesini duydu. “Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!” Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, “Büyük oğlum Ali’ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet’te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum.” Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika... Saat 10’a beş varsa, yahut 10’u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; “saat 10” dersin kısaca. Yok gibidir beş dakika... O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde... Kendini bir türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların, koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır. Sığmaz ki insan beş dakikaya... Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine. Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp başını gidecek beş dakika... Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan bir cenaze gibi... Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya... Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine... Hatırı yoktur beş dakikanın ömründe. Z/amansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti, mahmurluk nişanesi. Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden... Kimsenin canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha ileri gitmişse zaman. Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika... Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevinemezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini eksik bilmezsin. Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika... Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler “hiç yoktan iyidir” deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de “elini boş çevirmedim hiç olmazsa” deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. “Hiç yoktan iyidir!”lerin dizi dibinde yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika... Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika. Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına. Oysa, ömür dediğin ‘beş dakika’lardan ibaret değil mi? Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları. Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin. Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk bakışı. Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün ettiğin aşkların yalımı. Orada seni bekleyen “dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı, ürkek ve çekingen...” Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor, olan bitenden habersiz... Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle... Beş dakikaya kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak. Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek... Göklere hayat dolu bir kanat daha değecek... Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada... Varlığın göğsüne bin can olacaksın beş dakikada... Çok geç kalıp da, “Bir beş dakika daha... N’olur bir beş dakika daha...” demeden... SENAİ DEMİRCİ CENNETİM OLUR MUSUN?Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin? bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin? Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun? karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun; bulutlar göğü kapladığında pusulam? Mihengim, turnusol kağıdım olur musun? yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim? Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem duvarım olur musun? özgürlüğüm ve mapusanem? Üşürsem evim olur musun? yorganım, ana kucağım? çölümde vaha olur musun? vahamda hurma ağacım? Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi beni bağrına basar mısın? şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana? gitmek istersem kanatlarım olur musun? kalmak istersem ayağımda prangam? Hurilerim olur musun? kudret helvam ve bıldırcınım? soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun? Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam, bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin? Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah (c.c)'a emanet edip gidersem, sen de beni kınamaksızın O'na güvenir ve sa'y eder misin? Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neş'emi kaybettiğim zamanlarda coşkum, kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun? Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim, huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim, nîmetim, cennetim olur musun? FATİH OKUMUŞ EFENDİM'E MEKTUPBiliyorum şu kalem tutan parmaklarım bile layık değil seni yazmaya... Ama seni seviyorum EFENDİM... Biliyorum yüreğimin duvarları kapkara, siyah noktalar çepeçevre sarmalamış dört yanı, ama seni özlüyorum EFENDİM... Gözyaşlarım haketmiyor sevgini, yüzüm yok sana bakmaya, ama bu gözler hasretinle kanıyor EFENDİM... Sen doğarken güneş gibi kainata ben yoktum göremedim gelişini... Hz. Amine'nin bağrındaki o Nur sendin; gelişini müjdeleyen melekler; geldin diye tebessüm eden arş; birbirlerine doğuşunu haber veren yıldızlar; doğuşunla parıldayan o yıldız; o parlak yıldız olsaydım... Kisra'nın sarayında, yıkılan sütunların herbirine bir darbede ben vursaydım. MECUSİLERİN İLAH DİYE TAPTIKLARI HİÇ SÖNMEYEN O ATEŞE; GELİŞİNİ MÜJDELEYEN KUVVETLİ BİR RÜZGARDA BEN OLSAYDIM... SAVE gölünü kurutan bir nebze aşkta ben olsaydım; seslenseydim kainata; Ahmedin yıldızı doğdu deseydim; O yıldız doğduğundan beri sönük kaldı diğer bütün yıldızlar... EFENDİM! SAHRALARDA BASTIĞIN KUM TANECİKLERİ OLSAYDIM DA; MÜBAREK AYAKLARININ ALTINDA YANDIKÇA YANSAYDIM. ŞEYMA OLSAYDIM; SÜT KARDEŞİN Kİ; HALİMENİN EVİNDE BİRLİKTE OYNADIĞIN... Seni yetimsin diye almak istemeyen süt annelerinin bağrında kocaman bir kor olsaydım.. Kalplerini yangından yangına çevirip onlar için korkulu bir rüya olsaydım. Canım feda olsun sana Efendim, ruhum feda olsun sana... Layık değilim biliyorum, layık değilim seni yazmaya... Ama seni seviyorum, çok seviyorum... Yaralı gönlüne kurban olsaydım; EBVA vadilerinden yurduna annesiz döndüğünde; yüreğindeki hicrana bir merhemde ben olsaydım... Ayağının tozu yolunda bir kurbanda ben olsaydım... Çobanlık yaptığında seni gören otlattığın sürülerden bir tanesi de ben olsaydım... EBU TALİBİN himayesinde ŞAM'a giderken o kervanla; üzerine bindiğin bir devede ben olsaydım... Yolda seni gölgeleyen o bulutun içinde bir damla suda ben olsaydım... KUSVA'nın üzerindeki o semerin olsaydım; elinde tuttuğun asan; canına kurban ben olsaydım. TAİF'te sana atılan taşlara gövdesini siper eden bir ZEYD; YARILAN BAŞINDAN AKAN KANLARI SİLEN BİR EL; HÜZÜNLÜ BİR KALPLE İLERLEYİP BİR BAHÇE DE KONAKLADIĞINDA; RAHMANA AÇTIĞIN KÜÇÜK BİR DUANDA BEN OLSAYDIM... RABBİM! ŞİKAYETİM SANA DEĞİL AMA BU MUSİBETLERİN HAKKIMDA HOŞNUTSUZLUĞUNA MI İŞARETTİR? diye yakarırken; Rabbimin sana gönderdiği o lütufla yanına gelen; ev sahibinin elindeki kase de sana uzattığı bir yemişte ben olsaydım. Sonra onun senin Hak Peygamberi olduğuna inanıp imana gelmesiyle; RABBİNİN senden razı olduğunu anlayıp sevindiğinde; yüreğinde duyduğun bir parça sevinçte ben olsaydım... Yüreğine kurban olduğum Efendim, canım Efendim... On yaşındayken daha himayene bırakılan Enes gibi; Uhud harbinde Enesin paramparça olduğunu bildiği halde; O ŞEHİT OLDU, DİĞER EVLATLARIMA KOŞMALIYIM diyen NESİBE gibi; yaralılara su dağıtan hemşire NESİBE annemiz gibi; yiğit, kahraman bir cengaver olsaydım... BEDİRDE küffarın karşısında arslanlar gibi kükreyen bir kılıç; döne döne savaşan Hz.Hamza'nın yüreğindeki aşk; yaşını sorduklarında Hz.EBUBEKİR'E SEN Mİ BÜYÜKSÜN EFENDİMİZ Mİ dediklerinde; O BENDEN DAHA BÜYÜK FAKAT BEN ONDAN ÖNCE DOĞMUŞUM cevabını dedirten sadakat ve edep gibi; Can sultan; bende o kutlu kevanda nasipdar olan kutlu yolcularından bir tanesi olsaydım... CAN SULTAN! MAĞARAYA SIĞINDIĞINIZ ZAMAN SEN VE SADIK DOSTUN; ORDA BİR ARA UYUYAKALMIŞTIN. MÜBAREK BAŞINI DOSTUNUN DİZLERİNE BIRAKARAK YATMIŞTI. O ORDA SENİ BEKLERKEN AYAĞINI BİR YILAN ISIRMIŞTI DA; SEN RAHATSIZ OLMA DİYE KIMILDAMAMIŞTI. ZEHİR DAĞILDIKÇA VÜCUDUNA; ONU ATEŞLER BASMIŞ; TER İÇİNDE KALMIŞ; YİNE DE KALKMAMIŞTI. UYANDIN Kİ; KIPKIRMIZI BİR YÜZLE SANA BAKAN SADIK GÖZLER GÖRMÜŞTÜN. BU NE HAL YA EBA BEKR ? diye sormuştun; o da durumu anlatmıştı. O an ilahi müjdeyi vermiştin ya; MÜJDE EBUBEKİR MÜJDE! ALLAH BENİMLE KENDİ İSMİ ARASINA BAŞKA İSİM KOYMAZKEN; ŞİMDİ LEVH-İ MAHFUZDA SENİNDE ADIN VAR demiştin. EFENDİM! O yılan dahi seni görme arzusuyla böyle çırpınmışken biz seni göremedik diye hicranlardayız; biliyorum yüreğim yok o yürekler gibi; o iman dolu yürekler gibi değil yüreğim; ama seni koruyan bir dizde ben olsaydım... HİRA ya inzivaya çıktığın demlerde; Hatice annemiz elinde erzak torbasıyla gece vakitleri gelir; seni merak ederdi. Birgün yine karanlık çökmüş, Sen gelmemiştin. Yine Haticetül Kübra Annemiz elinde erzak torbası Hira ya çıkmış; mağaranın kapısında durmuştu. Seni orda RABBİNLE başbaşa bir halette görmüş, rahatsız etmemek için seslenmemişti. Bekledi, bekledi, tam üçgün bekledi.. Nihayet ibadetin bitmiş onu görmüştün. NE ZAMANDIR BURDASIN? diye sormuştun; o da henüz geldiğini söylemiş; üç gündür ayakta beklediğini söylememiş; Seni incitmemişti. Ancak sen taşlaşmış ekmekleri görünce onun uzun zamadır beklediğini anlamıştın... O an CEBRAİL aleyhisselam gelmiş; HZ. HATİCE ye RABBİNDEN selamlar getirmişti. MÜJDE HATİCE MÜJDE! RABBİN SANA SELAMLAR GÖNDERMİŞ DEDİĞİNDE; HZ HATİCE'NİN YÜREĞİNDE DUYDUĞU SAADETTEN BİR DAMLA SAADETİ DUYAN GARİP BİR YÜREKTE BEN OLSAYDIM. SADAKAT VE VEFANIN CANLI ÖRNEKLERİNİN YOLUNDA BİR KURBANDA BEN OLSAYDIM. SENİ VE DOSTUNU YAKALAMAK ÜZERE OLAN KÜFFARIN KARŞISINDA; SİZİ KORUYAN BİR ÖRÜMCEKTE BEN OLSAYDIM. KORKUNCA DOSTUN; LA TAHZEN İNNALLAHE MA'NA... SAKIN HÜZNE KAPILMA ELBETTE ALLAH BİZİMLE BERABERDİR... cevabını dedirten; dostunu teselli eden o nurlu dualarında olsaydım. Ayağına batan bir tek dikene dahi kalbi incinen; o iman dolu erleden; o arslan parçası yüreklerden; biri de ben olsaydım. Sana canıyla malıyla ve bütün hayatıyla tabi olan o yiğitlerin; o iman abidelerinin imanından bir katrede ben alsaydım. MUS'AB BİN UMEYR gibi; sancağı sağ elime alsaydım; kopunca sağ elim onu sol elime alsaydım; o da kopunca sancağı başımla gövdem arasına sıkıştırsaydım... Bedenim paramparça olsaydı da; sancağı yine de bırakmasaydım. Bir Sümeyye olsaydım; imanını iki devenin halatları ucuna teslim etmeyen sümeyye... Bir BİLAL OLSAYDIM; kızgın kumların üzerinde karnında onlarca kaya, kırbaçlar yağdıkça vücuduna, siyah ile kırmızı karıştıkça birbirine yine de ALLAHU EHAD diyen bir Bilal... Bir YASİR olsaydım; paslı mızrakların hedefi olsaydı sinem ama yine de LAİLAHEİLLALLAH... Nidalarıyla haykırsaydım. Bir ESMA OLSAYDIM; HACCAC-I ZALİM; evladımın başını gövdesinden ayırıp Kabenin sütunlarına astığında ve bende gelip başsız gövdeyi orda görddüğümde; BU HATİP HALA BURDAN İNMEYECEK Mİ diyen iman dolu bir yürek; Hz Ebubekrin kızı Hz ESMA... CAN SULTAN! BİLİYORUM LAYIK DEĞİLİM SENİ SEVMEYE, SENİ ÖZLEMEYE, SENİ YAZMAYA... BİLİYORUM BOYNU BÜKÜK BİR GARİBİM TENHALARDA... AMA SEN GEL, NE OLUR GEL, SEN BENDEN GİTME BEN BENDEN GİTMİŞ OLSAMDA; SEN BENDE BİTME BEN ÇOKTAN SÖNÜP BİTMİŞ OLSAMDA... KUYTULARDA SENİ BEKLEMEKTEYİM, NE OLUR GEL, YETER Kİ GEL... Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ESMA ÖZERDEM BATMAN Nübüvvet ağacından bir gül!...Bir gün efendimiz Hz.Ali'ye sorar der ki; Açıkta bırakılmış kadınlar!
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış elbisesi değil dikkat çeken. Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil, elbiseden arta kalan kısımları süzüyor. Öylesine yok gibi ki elbise hepten çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor. Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor. Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı. Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini kaybettiğini sanıyordu. Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz. Seyredilmek isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene, içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda. Uçağa yetişme telaşının sardığı, tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış” değil “açıkta bırakılmış” oluyor. Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın. Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna sürecinin kurbanı.. Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor. “Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor. Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor. Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor, teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında eziliyor. Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek. “Tesettürsüzlük nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”… Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu.. Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması… Kral ve eşleri!Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok 4. Eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş. Kral 3. Eşini de çok severmiş . Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş. 2. Eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş. Kraliçe olan 1. Eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral 1. Eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş. Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için , eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş. En çok sevdiği 4. Eşine ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı cevap kalbine bıçak gibi saplanmış. Cevabı kısa ve net " mümkün değil" olmuş. Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna 3. Eşi "hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye cevaplamış. Kral bir kez daha yıkılmış. Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin , bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşılık 2. Eşinden ; " bu sorunun için hiç bir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder , güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını almış. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral 1. Eşinin sesi ile irkilmiş. "nereye gidersen git seninle olurum , seni takip ederim" ah diye inlemiş kral; "keşke bir şansım daha olsaydı" Gerçek hayatta hepimiz 4 eşli bir kralız: 4. Eşimiz vücudumuz. Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman , kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir. 3. Eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır. 2. Eş ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır. 1. Eş ise ruhumuzdur. yalniz SENDEN isteriz
!YOLCUYUM BANA DA GÜLÜMSE "Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi… F. Nafiz ÇAMLIBEL Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara... "Aramakla bulunmaz..."diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına.... Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında "Bulanlar; ancak arayanlardır..." ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara... Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı "ara ve bul" sesi senden geliyordu... Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle... Nasıl beklerdim hapishanemde... Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı... Düştüm yola... Artık bir yolcuyum ben de... Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu. Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı... Seslenişim sanaydı bu yüzden: "Aç kapını ben geldim!" diye... Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları... Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ'nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki... Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım. Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara... Toprakla buluşan yağmura... Açan çiçeğe, uçan kelebeğe... Seni soruyorum. "Daha git..." diyorlar... Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere... Haramiler çıkıyor önüme..."Dur, bekle..."diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp "Ötesi... ötesi..."diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran.. .Geçiyorum hepsini... Ne şiir kurtarıyor beni ne söz... Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor. Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu... Senden gelip sana gittiğimi... Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi.. .Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun'un Leylâ'sı...Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına... Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına... Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç... Ne dünya kalsın ne ukbâ... Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı... Tek yolunda yürüyeyim diye... Çünkü yol da senin, yolcu da... Renkten renge giriyorsun, bir sırrını çözemeden başka bir tecellinle kamaştırıyorsun gözlerimi... Aciz olan benim, kudretli olan sen... Öyleyse tut ellerimden. Kapat gözlerimi... Kapat ki açtığımda seni göreyim. Kesreti geçip vahdete ereyim. Bir çift yeşil göze mahkûm etme beni... Yasemin kokulu bir bahçeye.. .Ne geçmişe ne bugüne ne geleceğe...Rahmet ki bitsin bu mahmur gece...Ben sabahına uyanayım. Dağlar aşıyorum, kartallarla söyleşiyorum. Söz bitiyor, sen kalıyorsun. Denizler geçiyorum, beyaz köpüklü dalgalarla kıyılara vuruyorum. Su, bitiyor, yine sen kalıyorsun. Vadilerden geçiyorum. Çiçekler soluyor da yine sen kalıyorsun. Ben lal, ben âmâ... Sen baki, ben fânî... Sen konuşturmazsan ben konuşamam, sen baktırmazsan ben göremem. Sen işaretler göstermezsen ben yürüyemem. Bak, şehrimin kandilleri sönmüş. Lütfet ve yak onları..Bak, tarumar olmuş bahçem. Solmuş güllerim. Sen, dirilt onları... Sen olmazsan bütün vakitler akşam, sen olmazsan ne sefa var ne vefa... Ne dünya var, ne ukbâ.. .Toz toprak oluyorum kudretini görüp bir rüzgâr esiyor, bir gece kuşu ötüyor. Bu da senden, o.da senden. Hepsi senden. İşte gecenin elbisesi... Kumaşı senden, işte gece sefaları açıyor. Kokusu senden.. .Ama biliyorsun ki, bunlar hep tuzak... Bana ne gül gerekir ne lâle... Mihman ver ki yolun doğru olanında yürüyeyim. Değilse yollar uçurumlara çıkar... Karanlık olur her yan. Güneşe söyle ki doğsun. Bileyim ki sabah oldu. Tekrar yürümek vaktidir, düşeyim yola... Kapansın ziyan defterleri, başlasın yeniden yolculuk neşesi... Ney olup inleyeyim, kaval olup ağlayayım. Yeter ki seni söylesin dilim, senin elinden tutsun elim. Bu cihan ortasında, bu dehlizde yalnız bırakma beni...Ezelden ebede savur beni..Savur ki, toprağını arayan bir buğday tanesi gibi senin iklimine düşeyim. Orda yeşereyim. Pervane kesiliyorum ışığında... Görüyor ve biliyorsun. Kerem ediyorsun ve açılıyor perdeler. Safalar bahşediyorsun, tazeleniyor sözler... Hû dedikçe bayram ediyor lâleler... Bak, o zaman nasıl da kanatlanıyor gönlüm... Ne doğu kalıyor ne batı... Ne güneş ne ay... Sen gelip gönül mülküne şah oluyorsun, bir bir tükeniyor yollar. Kayboluyor gam ve mihnet deryası... Parlıyor ayna.. .Can evinde hüma kuşu... Harabe içinde define.. .Ben ne yaptım da geldi bu saadet.. .Mansur gibi dara mı çekildim. Ne yaptım da şad ettin gönül hanemi... Bilirim ki rahmetindir bu... Sen olmasan ne yol biter ne feryadım. Ne tedbirim kâr eder ne cehdim. Meğer ki, hep sendeymişim, seninleymişim. Ne yol varmış ne yolcu... Hasretin vuslat, uzağın yakın imiş. Bunu da sen bildirdin. Şimdi şahbaz olup devran etmenin vaktidir gökleri... Şimdi selâmlamanın vaktidir melekleri... Tur dağında Musa, gökyüzünde İsa olmanın demi... Kapı açıldı, suret belirdi. Bitti kavga, bitti tuzak... Ne daneler var yolda ne avcı kuşları... Sen ki vefa bağının gülüydün, cefa senden uzak... Ben derdim, sen dermanım, sen ikrarımsın benim. Saf tutmuş selvinin secdesi sana. Bütün yollar sana doğrudur sana... Şimdi ulu divânında yine rahmet, lütfet ki bağışlansın suçum, uzun yoldan geliyorum ama ellerim boş. Sâdece hasretimi sunabiliyorum sana bir de aczimi... Kabul buyurur musun? ...
seni andım...<object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/NawzCYvOACU"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/NawzCYvOACU" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object> EYUBUN MASALIKamil ve doğru ahlaklı Eyub, Allah'tan korkar ve kötülüklerden çekinirdi. Allah ona yedi oğul ile üç kız vermişti. Yedi bin koyunu, üç bin devesi, beş yüz çift öküzü, beş yüz eşeği ve pek çok kölesi vardı. Yaşadığı dönemin şartlarında her yönüyle azamet sahibiydi. Koca bir aile olarak her daim mutluluğun ziyafetini sürerdi. Bu ziyafeti sağlayan Allah'a şükür için Eyub, takdimelerde ve sair ibadetlerde bulunurdu... Eksiksiz ve eşsiz bir ailenin geniş arazisi içinde evlatlarıyla ve sahip olduklarıyla hamd içindeydi Eyub... Şerri şeytanın neler yapmaya muktedir olduğu yaşanmadan bilinmiyordu. Bu şeytanın şerrinden temeli, demirleri, kolonları, kirişleri, çatısı sağlam olan bir ev içinde olmak yeter miydi korunmak için. Yüksek kapılar ardında olmak. Tunçtan duvarlar ardına sarkmak. İnsanı korumaya yetecek miydi belalardan. Yazgının nefes kesen kesitlerine muhatap olmaktan ya da... Bu gerçeğe rağmen korunaklar içinde korunma arayışında girmek başlı başına bir trajedisiydi insanlığın... Her şeyin yolunda ve esenlik üzere gittiği bir zaman kesitine rastlıyordu Eyubun kayıpları, yıkımları... Ulaklarla geliyordu haberler. İlk haber bir baskın haberiydi; bir ulak Eyubun huzuruna gelerek, "şebalılar baskın ettiler ve ne varsa alıp götürdüler. Uşakları kılıçtan geçirdiler." Bu ulak henüz haber vermişken bir başka ulak huzura çıkarak, "göklerden ateşler düştü koyunlarla uşakları yaktı ve onları yiyip bitirdi." Bu adam henüz söylemekte iken, bir başka ulak çıka gelir, " eşkıyalar üç bölük olarak develerin üzerine saldırdılar. Uşakları kılıçtan geçirdiler." Bu ulakta henüz söylemişken tanık olduklarını, bir başka felaket habercisi huzura gelerek, "oğullarınla kızların büyük kardeşlerinin evinde neşe içinde yemek yerken çölün ötesinden büyük bir yel geldi. Evin dört köşesine çarptı. Gençlerin üzerine ev yıkıldı. Onlarda öldüler"... Bunları duyan Eyub kalktı. Kaftanını yırttı. Saçlarını kesti. Yere düşüp secdeye kapıldı. Ve sonra şöyle dedi: "Anam bağrından çıplak çıktım, ve oraya çıplak döneceğim. Allah verdi. Allah aldı. Allah'ın adı mübarek olsun".. Eyub, bir insanın sabır ve isyan sınırlarını zorlayan bu felaketler karşısında aklına, ruhuna sahip çıkıyor, savrulmuyordu. Yıkılan mal ve meskenlerin enkazında kalmıyordu. Ama şer onu her defasında rahat bırakmıyordu. Bunca kayıp vermek Eyub'a az geliyordu ki, bu kez ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlar musallat oldu ona. Çömlekle çıbanları kazıyor, kül ve kireç içinde oturarak yaralarını tedavi ediyordu... Gece ve gündüz gırtlağına kadar kendisini gömdüğü kül ve kireç çukuru içinde kalan Eyub, yaşadığı felaketleri hak edecek ne yapmıştı. Göz değmesi mi demek gerekiyordu buna yoksa yaşanan bu tür felaketler hak edildiği için mi insana verilir di. Ne demek gerekirdi? Hem Eyub bunları hak edecek bir insan mıydı ki? Yoksa "soylu ruhlar" tanrı tarafından hep böyle mi sınanırdı... Her geçen gün ruhlarımızı kuşatan, aklımızı bir bir kaygı ve korkuyla çepeçevre saran kaybetme korkusu karşısında Eyub'u okuyup ta utanmamak nerdeyse na-mümkün. Sahip olduklarımızı kaybetmek sonrasında ruh ve zihin dünyamızın allak bulak oluşunu Eyub'u okuduktan sonra tekrar düşünmek gerekse bile kaç kişimiz bile bile lades demeyecek. Ne yazık ki, post-modern insan tipi sitem ettiği hatta hicvettiği yaşamın dayanılmaz çekici duvarlarına(!) hızla savruluyor ve ancak başını çarptığı zaman uyanabiliyor. Uyansa bir yarı baygın oluyor. Bu durumda olan birine Eyub'tan bahsetmek tatlı bir masal anlatmaktan öte geçmeyecek. Her kes kendi masalını yaşar. Ve her masalın iyi ya da kötü bir sonu vardır... Eyub gibi kötü yaşayıp iyi biten bir masal mı yeğdir yoksa iyi gibi görünüp kötü biten bir masal mı daha yeğdir diye sormak, biliyorum ruh ve ağız tadımızı biraz buracak ama realitenin dostluğundan sadır eden bu soruyla bir müddet yaşamanın kimseye bir şey kaybettirmeyeceğini düşünüyorum... Nihat Turan keşke...
^^gül yaprağı gibi yaşamak^^"Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı." Hacı babo...!
SultanSULTAN Seçkin Sana zorsa bırak yanayım Sana zorsa yanmaya razıyım YALNIZ BİR IRMAK AĞLAMASI
YALNIZ BİR IRMAK AĞLAMASI A.Vahap DAĞKILIÇ
Bir gülüşün ince telli balkonlarında, tütüne kesmiş parmaklarıma, denizi vuran yeni doğmuş bir ses gibi dokunduğunuzu, nasıl unutursunuz...? Hatıraların örtülü kapılarını.., şarkıya özlem duyan dudaklarımın kilidini.., bir avuç kar tanesi sıcaklığınızla açtığınızı.., nasıl hatırlamazsınız.? Siz ki, yanağında uyku akan renklerimin, üstünü örtmüş, nilüferleri bağrından sökülmüş düşen bir dolunayı tutup, göğsüme asmıştınız. Birlikte, sessiz bir bulutu koynumuza alıp, serin bir türkünün gölgesinde uyumuştuk. Sevinsin diye yetim bir çocuğun rüyasına taşınmıştık. Penceresini açık unuttuğumuz, giden tüm hayallerimizin arkasında gülmüştük.
Yosun kokulu taşra sokağımızda, karanlığı dinleyip, bir şiirin damarında beslendiğimizi.., çektiğimiz gözü yaşlı mutluluk fotoğraflarına bakıp, şekersiz içtiğimiz demli çaylarımızı.., beyaz dantellerin arkasındaki küpeli ihtirastan uzak yıldızlarda öpüştüğümüzü., nasıl unutursunuz.? Yayı gerili bir unutulmuşluğun hedefinde, hep buluşmamış mıydık sizinle.? Hani, bir çocuk eli çizmiştik beyaz sayfalara. Yanan bir çoban ateşinin yanında, İnciden bir gölge olmuştuk, Meryem şehrine. Hatırlarmısınız,? odasına çekilen gelin heyecanıyla bana gelir, sünnet düğününden döner gibi giderdiniz. Her sokak siz kokardı. Davetkar bakışlarınıza masum bir işveyi asarak, geceye damlayan ten kokunuzla, yürek eşiğimizi aşındıran siz değilmiydiniz.? Sırların çehresinde kaybolan gururunuzu hiçe sayarak tüm pişmanlıklarınızı, yaban bir gülümseme diliyle anlatıp, gözlerinizdeki çaresiz bulutlarla birlikte, avucumuza koyan, siz değilmiydiniz.? Ellerimdeki teselliyi saçlarınıza koyup, “ Sensizlik nehirlerinden yıkanmak boğuyor beni “ diyerek, dizlerimde ağlamanızı ne çabuk unuttunuz.? “ Şu gönlümü sana meftunluktan kurtaramadım ” diyen de mi, siz değildiniz yoksa..? Hani, yarınlarımızı anlattığımızda, bir genç kızın anneliğe özenmedeki utancı yayılırdı, yüzünüze. Siz konuştukça, bir şehir sabahına çıkan mor güneşler sarkardı, sözlerinize. S harfli dalgalarda, rüzgara karşı, genç kız düşü yüzdürürdünüz. Batan günü çeyizlik dantellere işleyen, gelin adayı yorgunluğunuzu, hiç yanınızdan eksik etmezdiniz. Hatırlarmısınız,? yaprak düşümlü sönen bir akşam vakti gözlerinizi ellerimle kapatıp, bir şiirimin kapısından içeri girdiğimizde, gözlerinize inanamamıştınız. Bütün duvarlarında size ait suya değen ıslak resimleriniz ve aşk diliyle pembe sesleriniz asılıydı. Siz bunları hatırlamıyorsanız artık, kırılan mazimizin taş duvarlarında kalan bilinmeyenlerimi, geri verin.... ................ Bizi taşıyan terli taylar nereye gider.., hayat hakkı yok mühürlü, bir sevda yüklü bu son vagon, nereye varır.., nişanı geri dönen bir gencin soluğundaki bu türkü, nerede biter. Bunların ne önemi var..! Şimdi artık ayı ikiye bölen bir emirle, eriyen, Meryemsi bir mum ol aşkım. Anlat, köprübaşlarında kalan masallarımı. Yüzüne şiir yansıyan bir orman eşliğinde büyüt, koynumuzda beslediğimiz, bu yılan derili sürgünü.. Unutma..,! el salladığın aşklara, ikinci bir hak tanıma.! Yalan, yok ikinci bahar.., avunma.! Ve gün gelir karşılaştığınızda, ona de ki; Delikanlı şiir sevgiliyle yaşanandır.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|